Youtube: http://www.youtube.com/watch?v=8DNfgibZO5o
13 Aralık 2009 Pazar
Dennis Bergkamp – Newcastle v ARSENAL (2001-02)
Bu gol izlenir 4 : Dennis Bergkamp – Newcastle v ARSENAL (2001-02)
Youtube: http://www.youtube.com/watch?v=8DNfgibZO5o
Youtube: http://www.youtube.com/watch?v=8DNfgibZO5o
Galatasaray ve Hayalimdeki 11
Hayal gerçek olabilir zira olmayanı istemedim, sadece yorum farkı söz konusu;
Leo Franco
Sabri - M.Topal - Balta - Caner
Keita - Arda - Linderoth - Elano - Kewell
Baros
Çok gol mu yer? Aman hadi canım sende ne önemi var ki?
Leo Franco
Sabri - M.Topal - Balta - Caner
Keita - Arda - Linderoth - Elano - Kewell
Baros
Çok gol mu yer? Aman hadi canım sende ne önemi var ki?
7 Aralık 2009 Pazartesi
Ezel Sadakat
Sevgisini öldürmek, ihanet etmek...
Sadakat, ne menem şeydir bu sadakat...
Sessiz kalmak mıdır? ...
Kıyametin kopacağını bile bile...
Ölüm gibidir sadakat pazarlığı olmaz,
Bir kere çizgiyi geçtin mi, yoktur dönüşü...
Ne umutlar fısıldarsa fısıldasın sana hayat,
Çeker gider sadık kalmaz sana....
Ama kötülük öylemi?
Hep yanı başındadır insanın..
Sözler verilir sözler unutulur...
Gün gelir ihanet eden sadakat ister...
Sadaka gibi verilmez sadakat...
İsteyen hepsini ister...
Sevdiğine sadık kalan adam,
Kendinden vazgeçebilen adamdır...
Sadakat sevdiğinin kalbini çıkarıp,
Elinde tutmaktır...
Ama sadakat yeğenim gerektiğinde o yüregi,
Alıp yere fırlatmaktır...
Sadakat ya birine koşmaktır
ya da birinden kaçmaktır...
Sadakat, erdem değildir esasında
sevgiden kör olmaktır...
Hep kaçtığın şeye,
Eninde sonunda yakalanmaktır, sadakat...
Yemin etmeden bir daha düşün...
Çünkü, sadakatla başlayan herşey ihanetle biter...
Artık Ben Yokum! Öldür Beni Kardeşim!
beğenen beğenir;
Sadakat, ne menem şeydir bu sadakat...
Sessiz kalmak mıdır? ...
Kıyametin kopacağını bile bile...
Ölüm gibidir sadakat pazarlığı olmaz,
Bir kere çizgiyi geçtin mi, yoktur dönüşü...
Ne umutlar fısıldarsa fısıldasın sana hayat,
Çeker gider sadık kalmaz sana....
Ama kötülük öylemi?
Hep yanı başındadır insanın..
Sözler verilir sözler unutulur...
Gün gelir ihanet eden sadakat ister...
Sadaka gibi verilmez sadakat...
İsteyen hepsini ister...
Sevdiğine sadık kalan adam,
Kendinden vazgeçebilen adamdır...
Sadakat sevdiğinin kalbini çıkarıp,
Elinde tutmaktır...
Ama sadakat yeğenim gerektiğinde o yüregi,
Alıp yere fırlatmaktır...
Sadakat ya birine koşmaktır
ya da birinden kaçmaktır...
Sadakat, erdem değildir esasında
sevgiden kör olmaktır...
Hep kaçtığın şeye,
Eninde sonunda yakalanmaktır, sadakat...
Yemin etmeden bir daha düşün...
Çünkü, sadakatla başlayan herşey ihanetle biter...
Artık Ben Yokum! Öldür Beni Kardeşim!
beğenen beğenir;
Etiketler:
Bilinç Zıplamaları,
Ezel,
Film,
Gündelik Yaşam Parçacıkları
Ezel ve William Shakespeare - Macbeth
Yapmakla olup bitseydi bu iş,
Hemen yapardım, olup biterdi.
Döktüğüm kanla akıp gitse her şey,
Bir vuruşta sonuna varılsa işin,
Bir anda bu dünyayı olsun kazanıversen,
Zaman denizinin bir kumsalı olan bu dünyayı
Öbür dünyayı gözden çıkarır insan.
Ama bu işlerin daha burada görülüyor hesabı.
Verdiğimiz kanlı dersi alan
Gelip bize veriyor aldığı dersi.
Doğruluğun şaşmaz eli bize sunuyor
İçine zehir döktüğümüz kupayı.
Adam burada, iki katlı güvenlikte:
Bir kere akrabası ve adamıyım:
Ona kötülük etmemem için iki zorlu sebep.
Sonra misafirim; Değil kendim bıçaklamak,
El bıçağına karşı korumam gerek onu.
Üstelik bu Duncan, ne iyi yürekli bir insan,
Ve ne bulunmaz bir kral.
Her değeri ayrı bir İsrafil borusu olur
Lanet okumak için onu öldürene!
Acımak yeni doğmuş bir çocuk olur, çırılçıplak,
Kasırganın yelesine sarılmış,
Ya da bir melek, görülmez atlarına binmiş göklerin,
Ve gider dört bir yana haber verir
Bu yürekler acısı cinayeti,
Göz yaşı savrulur esen yellerde.
Sebep yok onu öldürmem için,
Beni mahmuzlayan tek şey, kendi yükselme hırsım;
O da bir atlayış atlıyor ki atın üstüne
Öbür tarafa düşüyor, eğerde duracak yerde. (William Shakespeare)
Ezeli izlerken kulaklarımın pası siliniyor ara ara yukarıdaki de öyle silip, süpürenlerden, kısacası temizlikçilerden birinin eseri, temizlikçi dediysek hemen alınma, yanlış algılama tekrar oku. Sindire sindire... Kolay gelsin...
Hayat o kadar iyi değil, hayat o kadar bağışlayıcı değil!
Bende değilim...
Unutma, Körler bile göremediklerini görürler zamanla...
Olmadı mı? O zaman biraz sadakat dersi almalısın;
Sadakat
Hemen yapardım, olup biterdi.
Döktüğüm kanla akıp gitse her şey,
Bir vuruşta sonuna varılsa işin,
Bir anda bu dünyayı olsun kazanıversen,
Zaman denizinin bir kumsalı olan bu dünyayı
Öbür dünyayı gözden çıkarır insan.
Ama bu işlerin daha burada görülüyor hesabı.
Verdiğimiz kanlı dersi alan
Gelip bize veriyor aldığı dersi.
Doğruluğun şaşmaz eli bize sunuyor
İçine zehir döktüğümüz kupayı.
Adam burada, iki katlı güvenlikte:
Bir kere akrabası ve adamıyım:
Ona kötülük etmemem için iki zorlu sebep.
Sonra misafirim; Değil kendim bıçaklamak,
El bıçağına karşı korumam gerek onu.
Üstelik bu Duncan, ne iyi yürekli bir insan,
Ve ne bulunmaz bir kral.
Her değeri ayrı bir İsrafil borusu olur
Lanet okumak için onu öldürene!
Acımak yeni doğmuş bir çocuk olur, çırılçıplak,
Kasırganın yelesine sarılmış,
Ya da bir melek, görülmez atlarına binmiş göklerin,
Ve gider dört bir yana haber verir
Bu yürekler acısı cinayeti,
Göz yaşı savrulur esen yellerde.
Sebep yok onu öldürmem için,
Beni mahmuzlayan tek şey, kendi yükselme hırsım;
O da bir atlayış atlıyor ki atın üstüne
Öbür tarafa düşüyor, eğerde duracak yerde. (William Shakespeare)
Ezeli izlerken kulaklarımın pası siliniyor ara ara yukarıdaki de öyle silip, süpürenlerden, kısacası temizlikçilerden birinin eseri, temizlikçi dediysek hemen alınma, yanlış algılama tekrar oku. Sindire sindire... Kolay gelsin...
Hayat o kadar iyi değil, hayat o kadar bağışlayıcı değil!
Bende değilim...
Unutma, Körler bile göremediklerini görürler zamanla...
Olmadı mı? O zaman biraz sadakat dersi almalısın;
Sadakat
Etiketler:
Bilinç Zıplamaları,
Ezel,
Film,
Gündelik Yaşam Parçacıkları
Aranmak ne Güzelmiş oysaki...
Neredeyse yirmi dört saatimiz birlikte geçerken, kısa süreli ayrılıklarda bile beni telefonla arardın... Ben ki öküzün önde gideni olarak sana hep duygusuzca "hayrola" , "bişey mi oldu?" yaklaşımında bulunurdum. Şimdi gözüm hep telefonda da ne oluyor aranmayacağımı bile bile...
Oysaki ne güzelmiş senin tarafından aranmak...
Sadece "seni özledim" cümlesini duymak...
Zamanı geri alabiliyor muyuz? Kaybetmek ne zor iş, hele birde hiç dönemeyeceğini bilince... Şimdi sana hiç ulaşmayacağını bilsem de yazıyorum işte hemde köpek gibi pişman olarak... Pişmanım affet beni... Herşey yarım kaldı...
Oysaki ne güzelmiş senin tarafından aranmak...
Sadece "seni özledim" cümlesini duymak...
Zamanı geri alabiliyor muyuz? Kaybetmek ne zor iş, hele birde hiç dönemeyeceğini bilince... Şimdi sana hiç ulaşmayacağını bilsem de yazıyorum işte hemde köpek gibi pişman olarak... Pişmanım affet beni... Herşey yarım kaldı...
Etiketler:
Bilinç Zıplamaları,
Gündelik Yaşam Parçacıkları
4 Aralık 2009 Cuma
Sıkıntılı ve Yorgunsan, Gel Durdur Dünyayı! Şarkı Söyle Gitsin!
Bazı zamanlar insanın boş vaktinin olmaması sanki onun çok yoğun olduğunu göstermezmiş gibi algılanabiliyor. Boş zamanınız yoksa; çok yoğun bir tempoda çalışıyor olmalısınız yada hastalık, ölüm gibi (Allah korusun!) ekstrem kara bulutların elinizden tutarak size tecavüz etmeye çalışmışlığı ile karşılaşmış olabilirsiniz. Ortada tecavüz yoksa, ekstrem bir durum da yoksa yoğunluk vardır. Hele birde yoğunluğa sıkıntı, stres eklenince... Ama korkutmaz gözü zira iş bitince, biten cinsi zamansaldır. Gelir, geçer zamanla. Peki diğer türleri?
Sıkıntı ve yoğunluk, insan için bir nevi psikoloji testi gibidir. Bu testi, yaralanmadan atlatmak belki imkansıza yakındır. Ama hasarın oranını az çok belirlemek elimizdedir çoğu zaman. Sıkıntı ve yoğunluğu bir bataklığa benzetirsek, bataklıktan kurtulmak için dışsal bir yardıma ihtiyaç duyulabilir. Ancak sıkıntı ve yoğunluğu dipsiz bir kuyuya benzetirsek, kuyudan kurtulmak için öncelikli gereksinimiz kişisel istek, arzu, inat gibi duygularımız olacaktır. Bu iki örnek iki farklı kişiliğin birbirlerine göre farklılığını göstermek için de kullanılabilir.
İki farklı bakış açısı farklı çözümü gözler önüne sermektedir. Bunda yadırganacak bir durum yok. Eğer herkes bataklık benzetmesini kendine uygun görseydi hepimiz bataklıkta yok olurduk. Yada hepimiz dipsiz kuyudaki kişiyle kendisini özdeşleştirseydi kimsenin kimseye ihtiyaçı olmayacağı gibi vahim bir sonuçla karşılaşmamız bile mümkündü.
Tabiki, dipsiz kuyudan kendi başımıza kurtulmak mümkündür ve bu takdir edilesi bir durumdur ancak çokta tavsiye edilesi bir durum değildir. Zira bacaklarda, kollarda derman, gözlerde fer kalmayıncaya kadar tırmanmaya çalışırsınız ve belkide son bir adım kala dermanınız tükenir. Ve tekrar tekrar denersiniz, bir garantisi yoktur son adımı atabileceğinizin. Belkide, güneşi görerek zirvede, ümidinizi taze tutabilirsiniz!
Bataklıktan da kurtulmak isterken kendi başınıza batmak daha derine... Çırpınmak, bağırmak daha derine, sessizliğe bile bile giden yolculuk! Güneşin yok olması! Her saniye, her dakika daha dibe gitmek, boğazına kadar batmak! Korku, telaş, ümitsizlik arasından uzanan bir el! İşte o el, ne kadar kıymetlidir? Ne kadar kıymetli olabilir sizin için? Bir düşünün...
Peki, ben bataklıkta çırpınmak kurtulamayan biri mi, dipsiz kuyudan kurtulmaya çalışan biri mi olmak isterdim? Ben her ikisi de oldum! Ve hatta üçünüde...
Ben öyle bir yardım ettimki birine onu kendi bataklığından kurtardım. O öyle bir kımet verdiki bana! İstemsiz yada istemli O'nun bataklığında ben benim yerimde de O vardı. O'nu bataklıktan kurtarırken oysaki ben bataklığa girmişim fark etmeden! O ise beni kurtarmak için benim gösterdiğim dirençi belkide bataklığın korkusunu bildiğinden gösteremedi! Tek başıma çırpındım durdum! O ise bana yardım etmek için başkalarını devreye sokmak istedi ve devreye girmeye hazır kişilerin bir bataklıktan insan kurtarma sanatı hakkında hiçbir bilgisi olmaması sonuçu boğazıma kadar batırıldım. Hızlı ve kederli! Korktular, kurtarayım derken öldürdüklerini göreceklerinden! Ümitsizlikle kaçıştılar, sonumu görmemek için.
Ve nasıl olduysa beni bataklıktan kurtaracak kişi tam da tüm ümitlerimin yok olduğu anda karşıma çıktı! Beni kurtardı, inanılmaz ama gerçekti. Bataklıktan kurtulmuştum. O benim için kıymetlilerin kıymetlisiydi! Böyle bir güzelliği doya doya yaşayamadan, tadını çıkaramadan, kanarcasına içemeden, ruhuma ruhunu ezberletemeden hayat bana öyle bir çalım attı ki doksan dakika ne kelime tüm sezon açısını çektim, çekeçeğimde.
Bu kadar değer verdiğin birinin yok olması, yitirilmesi... Ne açı bu! Tarifsiz... Yok oluş... Ürperti, yanlızlık, korku, endişe,... Yokluğun, beni en dipsiz kuyuya sürükledi! Şimdi tırmalıyorum kuyudan çıkmaya ve bu kez bataklıktan sonrasını düşünüp yardım almamam gerektiğini biliyorum. Biliyorum bilmesine de, bu nasıl bir acıdır da ben hep kendimi kuyunun en dibinde hissediyorum, "güneşim sensin, ellerimi uzatsam değer miyim?" diyemiyorum! Dilim kadar ellerim ve ayaklarım da birbirine dolanmış. Sıkışıp kalmışım bu kör, dipsiz kuyuda. Acıyla beslenip çıkabilirim belkide! "Hadi ha gayret son adım!" diyebilirim belkide... Ama nafile bu yürek sensiz dipsiz kuyudan başka yer ister mi? Gel de durdur acı dolu dünyamı! Hiç bitmeyecek sonu olmayan bir şarkı söyleyelim birlikte! Yada ben herşeyden geçip...
Sıkıntı ve yoğunluk, insan için bir nevi psikoloji testi gibidir. Bu testi, yaralanmadan atlatmak belki imkansıza yakındır. Ama hasarın oranını az çok belirlemek elimizdedir çoğu zaman. Sıkıntı ve yoğunluğu bir bataklığa benzetirsek, bataklıktan kurtulmak için dışsal bir yardıma ihtiyaç duyulabilir. Ancak sıkıntı ve yoğunluğu dipsiz bir kuyuya benzetirsek, kuyudan kurtulmak için öncelikli gereksinimiz kişisel istek, arzu, inat gibi duygularımız olacaktır. Bu iki örnek iki farklı kişiliğin birbirlerine göre farklılığını göstermek için de kullanılabilir.
İki farklı bakış açısı farklı çözümü gözler önüne sermektedir. Bunda yadırganacak bir durum yok. Eğer herkes bataklık benzetmesini kendine uygun görseydi hepimiz bataklıkta yok olurduk. Yada hepimiz dipsiz kuyudaki kişiyle kendisini özdeşleştirseydi kimsenin kimseye ihtiyaçı olmayacağı gibi vahim bir sonuçla karşılaşmamız bile mümkündü.
Tabiki, dipsiz kuyudan kendi başımıza kurtulmak mümkündür ve bu takdir edilesi bir durumdur ancak çokta tavsiye edilesi bir durum değildir. Zira bacaklarda, kollarda derman, gözlerde fer kalmayıncaya kadar tırmanmaya çalışırsınız ve belkide son bir adım kala dermanınız tükenir. Ve tekrar tekrar denersiniz, bir garantisi yoktur son adımı atabileceğinizin. Belkide, güneşi görerek zirvede, ümidinizi taze tutabilirsiniz!
Bataklıktan da kurtulmak isterken kendi başınıza batmak daha derine... Çırpınmak, bağırmak daha derine, sessizliğe bile bile giden yolculuk! Güneşin yok olması! Her saniye, her dakika daha dibe gitmek, boğazına kadar batmak! Korku, telaş, ümitsizlik arasından uzanan bir el! İşte o el, ne kadar kıymetlidir? Ne kadar kıymetli olabilir sizin için? Bir düşünün...
Peki, ben bataklıkta çırpınmak kurtulamayan biri mi, dipsiz kuyudan kurtulmaya çalışan biri mi olmak isterdim? Ben her ikisi de oldum! Ve hatta üçünüde...
Ben öyle bir yardım ettimki birine onu kendi bataklığından kurtardım. O öyle bir kımet verdiki bana! İstemsiz yada istemli O'nun bataklığında ben benim yerimde de O vardı. O'nu bataklıktan kurtarırken oysaki ben bataklığa girmişim fark etmeden! O ise beni kurtarmak için benim gösterdiğim dirençi belkide bataklığın korkusunu bildiğinden gösteremedi! Tek başıma çırpındım durdum! O ise bana yardım etmek için başkalarını devreye sokmak istedi ve devreye girmeye hazır kişilerin bir bataklıktan insan kurtarma sanatı hakkında hiçbir bilgisi olmaması sonuçu boğazıma kadar batırıldım. Hızlı ve kederli! Korktular, kurtarayım derken öldürdüklerini göreceklerinden! Ümitsizlikle kaçıştılar, sonumu görmemek için.
Ve nasıl olduysa beni bataklıktan kurtaracak kişi tam da tüm ümitlerimin yok olduğu anda karşıma çıktı! Beni kurtardı, inanılmaz ama gerçekti. Bataklıktan kurtulmuştum. O benim için kıymetlilerin kıymetlisiydi! Böyle bir güzelliği doya doya yaşayamadan, tadını çıkaramadan, kanarcasına içemeden, ruhuma ruhunu ezberletemeden hayat bana öyle bir çalım attı ki doksan dakika ne kelime tüm sezon açısını çektim, çekeçeğimde. Bu kadar değer verdiğin birinin yok olması, yitirilmesi... Ne açı bu! Tarifsiz... Yok oluş... Ürperti, yanlızlık, korku, endişe,... Yokluğun, beni en dipsiz kuyuya sürükledi! Şimdi tırmalıyorum kuyudan çıkmaya ve bu kez bataklıktan sonrasını düşünüp yardım almamam gerektiğini biliyorum. Biliyorum bilmesine de, bu nasıl bir acıdır da ben hep kendimi kuyunun en dibinde hissediyorum, "güneşim sensin, ellerimi uzatsam değer miyim?" diyemiyorum! Dilim kadar ellerim ve ayaklarım da birbirine dolanmış. Sıkışıp kalmışım bu kör, dipsiz kuyuda. Acıyla beslenip çıkabilirim belkide! "Hadi ha gayret son adım!" diyebilirim belkide... Ama nafile bu yürek sensiz dipsiz kuyudan başka yer ister mi? Gel de durdur acı dolu dünyamı! Hiç bitmeyecek sonu olmayan bir şarkı söyleyelim birlikte! Yada ben herşeyden geçip...
3 Aralık 2009 Perşembe
Zeynep Sağdaş - Yarım Kalanlara Rağmen
Söylemezdin tüm o sözleri
Görseydin en gerçek halimi
Artık önemi yok
Her yanlışta doğar bir doğru
Belkide böyle olmalıydı bu
Boşver ziyanın yok...
Başka birine kendimi anlatmak
Başka birine duvarlarımı yıkmak
Başka tenlerde aşkı aramak
İnan istemem artık
Zor duramam ayakta hergün kırılıpta
Zor aşk yaşanmıyor hergün heran yanılıpta
Her giden bir parça çalıyor benden
Yarım kalanlara rağmen
Yok bağırma sakın hiç şimdi alınıpta
Yok üstüme gelme hiç eskiye sarılıpta
Her acı bir günah siliyor benden
Yarım kalanlara rağmen
Söylemezdin tüm o sözleri
Görseydin en gerçek halimi
Artık önemi yok
Şimdi yaramı sarmam gerek
Aşkla aramı yapmam gerek
Kime inanmalı
Başka birine kendimi anlatmak
Başka birine duvarlarımı yıkmak
Başka tenlerde aşkı aramak
İnan istemem artık...
Zor duramam ayakta hergün kırılıpta
Zor aşk yaşanmıyor hergün heran yanılıpta
Her giden bir parça çalıyor benden
Yarım kalanlara rağmen
Yok bağırma sakın hiç şimdi alınıpta
Yok üstüme gelme hiç eskiye sarılıpta
Her acı bir günah siliyor benden
Yarım kalanlara rağmen...
10 Kasım 2009 Salı
G.Saray'ın kadrosundan iki 11 çıkar
Sözün sahibi bellidir. Kendisinin kemikleşmiş cümlelerinden biridir. Severek eğlenerek okurum yazılarını illaki. Bazen çok haklı bazen çok haksızdır ama eğkenceli bir tarafı vardır yazılarının... Evet tahmin etmek zor değil Hıncal Uluç'tur sözün sahibi.
Yorumculuğun bu yanı çok güzeldir. Hiçbir zaman haksız olmazsınız. Eleştirdiğiniz takım galipsede mağlupsede eleştirmek istendiğinde eleştirilebilir bir yan bulmak mümkün.
Takım Yenilirse çözüm yolları yüzlercedir. Eleştiri futbolcu, teknik direktör, yönetim, taraftar, oyun düzeni, oynanan oyunun kalitesi gibi bir çok noktayı kapsayabilir.
Takım berabere kalırsa duruma göre değişiklik göstermekle beraber çoğunlukla, futbolcu, teknik direktör, oyun düzeni eleştirilebilir.
Takım Galipse yönetim ve taraftar bu durumdan eleştiri almaktan kendini yine kurtarır ancak futbolcu, teknik direktör ve oyun düzeni ile eleştiriler yine yapılabilir.
İşte yorumculuğun dayanılmaz hafifliği budur. Her zaman kendinizi haklı gösterebilir karşı tarafı haksız göstermekle kalmazsınız dahası yerin dibinede sokabilirsiniz.
Misal; Hıncal Uluç'un yazısı
* Baros'un sakatlığı sırasında var olan Nonda'dan hariç takımda forvet oyuncusunun yokluğuna çare bulabilme adına Kewell ve Arda'nın performanslarına bel bağlamak zorunda kalabilecek bir takımdan 2 farklı 11 çıkarmak en azından forvet mevki için imkansıza yakın. Keita'nın cezalı olduğunda da unutmamak gerek. Ancak yinede zorlama ile iki farklı 11 çıkartılabilir. Ama ikisi de Galatasaray olmaz. Biri Galatasaray olurken diğeri A2 yada çakma Galatasaray'dan öteye geçemeyecektir.
Uygun 11'i şöyle sıralarsak;
Leo Franco
Sabri - Gökhan Zan - Servet - H.Balta
Keita - M.Sarp - Ayhan - Arda - Kewell
Baros
İkinci kadro nasıl oluşur?
Aykut
Uğur - Emre Aşık - Emre Güngör - Caner
Barış - Elano - M.Topal - Linderoth - S.Eylik
Nonda
11'leri yaparken oyuncuların pozisyonları pek bozmamaya çalıştım. Birkaç oyuncu çıkartılıp-eklenebilir tabi. Ancak görüldüğü gibi iki farklı 11 yapılabiliyor olsa da ikisinin de aynı taktik anlayışla oynaması mümkün değil. Demek istediğim odur ki illaki 2 takım çıartabilir takım ancak bu ikisininde mükemmel olacağı anlamına gelmez. Dahası Baros sakat ve Keita cezalı. Baros'u Nonda ile yedekleyebilirken Keita'yı Barış ile yedeklemek mümkün mü? Sağ açıktan ziyade sağ iç orta saha gibi oynayan ve biraz Keita görevi (kanatsal) biraz orta saha görevi yapması düşünülen oyuncuya nasıl hala ön libero denilebiliyor anlamak pek mümkün değil?
İkinci cümleye dair; Tesadüflere bağlamış galibiyetlerini Galatasaray'ın peki gerçekten öyle mi? en iyi Aziz Yıldırım bilir bunu?! UEFA kupasından tecrübeli.
Gelelim "İnsan psikolojisinden zerre kadar anlamayan Rijkaard, oynatmayarak Elano'yu öldürdü. Dikkat edin Arda'yı da öldürüyor" iddasına.
Yazıyı okuduysanız eğer gerçekten dinamit gibi iddalar olduğunu göreceksiniz. Sanki gizlice binaya yerleştirilmiş ve bunu sadece gören tek kişi var hemen sağa sola yetiştirmek için çabalıyor. Sağa sola söylediğinde de az çok etkiliyor insanları. Etkilenmeyelerin bazılarının aklında soru işareti beliriyor. İleride aynı benzer sorunlarla karşılaştığında gün yüzüne çıkabilecek soru işaretleri. Gerçek yada hayal olşuna göre ileride şekillenecektir. Etkilenmeyenler de gülüp geçiyor. Gül geç sende takma kafana!
Elano oynatılsa bu adam topçumu denecektir. Leb demeden leblebi! Oynatılmayınca da yukarıdaki örnektir çözüm yolu. Demek istediğime çok uygun bir örnektir hemde. Eleştiriyi yapan herzaman kendini haklı göstermelidir ki okunsun, iddaları ses getirsin. Peki daha çok okunmak daha çok ses getirmek için yapılması gereken nedir?
Şart olan, Hılcal Uluç gibi bazen çok sert ve destekli bir iddadır! Bu iddanın üzerine binanızı inşa edersiniz. Temcit pilavı gibi sür önüne düşünmeyen, sorgulamayan, arşivleri karıştırıp yüzüne vuramayan okurunun karşısına!!! Adam haklı bu tür söylemlerini sürdürmekte, zira okumak için okumak ile okuyarak seyahata çıkmak arasında fark vardır. Okur ögrenir o kaynağı rafa kaldırırsan, sadece okumuş ve ögrenmiş olursun. Ama düşünür araştırırsan o konuyu okumuş, ögrenmiş bir kişi olamanın yanında düşünen ve sorgulayan kıvama da erişmiş olursun.Ve seyahate başlayabilin...
Biz sorgulamadıkça, biz araştırmadıkça, biz düşünmedikçe daha çok benzer medya yazarları ile karşılaşmya mahkumuz. Tepkisiz toplum olmaya devam mı, tamam mı?
Yorumculuğun bu yanı çok güzeldir. Hiçbir zaman haksız olmazsınız. Eleştirdiğiniz takım galipsede mağlupsede eleştirmek istendiğinde eleştirilebilir bir yan bulmak mümkün.
Takım Yenilirse çözüm yolları yüzlercedir. Eleştiri futbolcu, teknik direktör, yönetim, taraftar, oyun düzeni, oynanan oyunun kalitesi gibi bir çok noktayı kapsayabilir.
Takım berabere kalırsa duruma göre değişiklik göstermekle beraber çoğunlukla, futbolcu, teknik direktör, oyun düzeni eleştirilebilir.
Takım Galipse yönetim ve taraftar bu durumdan eleştiri almaktan kendini yine kurtarır ancak futbolcu, teknik direktör ve oyun düzeni ile eleştiriler yine yapılabilir.
İşte yorumculuğun dayanılmaz hafifliği budur. Her zaman kendinizi haklı gösterebilir karşı tarafı haksız göstermekle kalmazsınız dahası yerin dibinede sokabilirsiniz.
Misal; Hıncal Uluç'un yazısı
* G.Saray'ın kadrosundan iki 11 çıkar ama Rijkaard bir 11 çıkarmayı başaramıyor. G.Saray'ın galibiyetleri tesadüflere bağlı
* İnsan psikolojisinden zerre kadar anlamayan Rijkaard, oynatmayarak Elano'yu öldürdü. Dikkat edin Arda'yı da öldürüyor
* Baros'un sakatlığı sırasında var olan Nonda'dan hariç takımda forvet oyuncusunun yokluğuna çare bulabilme adına Kewell ve Arda'nın performanslarına bel bağlamak zorunda kalabilecek bir takımdan 2 farklı 11 çıkarmak en azından forvet mevki için imkansıza yakın. Keita'nın cezalı olduğunda da unutmamak gerek. Ancak yinede zorlama ile iki farklı 11 çıkartılabilir. Ama ikisi de Galatasaray olmaz. Biri Galatasaray olurken diğeri A2 yada çakma Galatasaray'dan öteye geçemeyecektir.
Uygun 11'i şöyle sıralarsak;
Leo Franco
Sabri - Gökhan Zan - Servet - H.Balta
Keita - M.Sarp - Ayhan - Arda - Kewell
Baros
İkinci kadro nasıl oluşur?
Aykut
Uğur - Emre Aşık - Emre Güngör - Caner
Barış - Elano - M.Topal - Linderoth - S.Eylik
Nonda
11'leri yaparken oyuncuların pozisyonları pek bozmamaya çalıştım. Birkaç oyuncu çıkartılıp-eklenebilir tabi. Ancak görüldüğü gibi iki farklı 11 yapılabiliyor olsa da ikisinin de aynı taktik anlayışla oynaması mümkün değil. Demek istediğim odur ki illaki 2 takım çıartabilir takım ancak bu ikisininde mükemmel olacağı anlamına gelmez. Dahası Baros sakat ve Keita cezalı. Baros'u Nonda ile yedekleyebilirken Keita'yı Barış ile yedeklemek mümkün mü? Sağ açıktan ziyade sağ iç orta saha gibi oynayan ve biraz Keita görevi (kanatsal) biraz orta saha görevi yapması düşünülen oyuncuya nasıl hala ön libero denilebiliyor anlamak pek mümkün değil?
İkinci cümleye dair; Tesadüflere bağlamış galibiyetlerini Galatasaray'ın peki gerçekten öyle mi? en iyi Aziz Yıldırım bilir bunu?! UEFA kupasından tecrübeli.
Gelelim "İnsan psikolojisinden zerre kadar anlamayan Rijkaard, oynatmayarak Elano'yu öldürdü. Dikkat edin Arda'yı da öldürüyor" iddasına.
Yazıyı okuduysanız eğer gerçekten dinamit gibi iddalar olduğunu göreceksiniz. Sanki gizlice binaya yerleştirilmiş ve bunu sadece gören tek kişi var hemen sağa sola yetiştirmek için çabalıyor. Sağa sola söylediğinde de az çok etkiliyor insanları. Etkilenmeyelerin bazılarının aklında soru işareti beliriyor. İleride aynı benzer sorunlarla karşılaştığında gün yüzüne çıkabilecek soru işaretleri. Gerçek yada hayal olşuna göre ileride şekillenecektir. Etkilenmeyenler de gülüp geçiyor. Gül geç sende takma kafana!
Elano oynatılsa bu adam topçumu denecektir. Leb demeden leblebi! Oynatılmayınca da yukarıdaki örnektir çözüm yolu. Demek istediğime çok uygun bir örnektir hemde. Eleştiriyi yapan herzaman kendini haklı göstermelidir ki okunsun, iddaları ses getirsin. Peki daha çok okunmak daha çok ses getirmek için yapılması gereken nedir?
Şart olan, Hılcal Uluç gibi bazen çok sert ve destekli bir iddadır! Bu iddanın üzerine binanızı inşa edersiniz. Temcit pilavı gibi sür önüne düşünmeyen, sorgulamayan, arşivleri karıştırıp yüzüne vuramayan okurunun karşısına!!! Adam haklı bu tür söylemlerini sürdürmekte, zira okumak için okumak ile okuyarak seyahata çıkmak arasında fark vardır. Okur ögrenir o kaynağı rafa kaldırırsan, sadece okumuş ve ögrenmiş olursun. Ama düşünür araştırırsan o konuyu okumuş, ögrenmiş bir kişi olamanın yanında düşünen ve sorgulayan kıvama da erişmiş olursun.Ve seyahate başlayabilin...
Biz sorgulamadıkça, biz araştırmadıkça, biz düşünmedikçe daha çok benzer medya yazarları ile karşılaşmya mahkumuz. Tepkisiz toplum olmaya devam mı, tamam mı?
Etiketler:
Bilinç Zıplamaları,
Futbol,
Gündelik Yaşam Parçacıkları,
Spor
5 Kasım 2009 Perşembe
11 dakikada 2009 MLS ligi Hakkında herşey
11 dakikada bir ligi anlatmak imkansız! Peki, ama gollerini izleyebilmek mümkün mü? Merak etmeye gerek yok! Tüm MLS ligi golleri altta sizi bekliyor...
Futbol Topu ve Sınırları ile FOOT 2009 (REMI GAILLARD)
Böylesi az görülür. Futbol topu ile yapılabileceklerin sadece saha ile sınırlanamayacağının en büyük kanıtı çok güzel bir video. İzledim beğendim, paylaşıyorum...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




